6. Sınıf İngilizce (ÇYD) ders kitabından çıkarılan bu ünitedeki 100 kelime, örnek cümleleriyle birlikte.
- nuclear family (n) — çekirdek aile
I have a nuclear family: my mum, my dad and me. — Çekirdek bir ailem var: annem, babam ve ben.
- extended family (n) — geniş aile
I have an extended family, and I live in a farmhouse with my grandparents. — Geniş bir ailem var ve büyükanne ve büyükbabamla bir çiftlik evinde yaşıyorum.
- immediate family (n) — çekirdek/en yakın aile
My immediate family includes my parents and my brother. — En yakın ailem annem, babam ve kardeşimden oluşuyor.
- foster family (n) — koruyucu aile
A foster family takes care of a child who isn't their own. — Koruyucu aile, kendi çocuğu olmayan bir çocuğa bakar.
- ancestor (n) — ata, soy
I have an ancestor, and I want to know more about him. — Bir atam var ve onun hakkında daha çok şey öğrenmek istiyorum.
- acquaintance (n) — tanıdık (yakın olmayan)
She is just an acquaintance, not a close friend. — O sadece bir tanıdık, yakın bir arkadaş değil.
- mate (n) — arkadaş, dost
My mate helps me with my homework. — Arkadaşım ödevimde bana yardım ediyor.
- identical twin (n) — tek yumurta ikizi
My identical twin looks exactly like me. — Tek yumurta ikizim tıpatıp bana benziyor.
- adopt (v) — evlat edinmek, benimsemek
I've decided to adopt a new habit of studying regularly. — Düzenli çalışma alışkanlığını benimsemeye karar verdim.
- inherit (v) — miras almak, aktarılmak
I inherit my love of music from my grandfather. — Müzik sevgimi büyükbabamdan miras alırım.
- farmhouse (n) — çiftlik evi
I've just visited my friend's farmhouse in the countryside. — Az önce arkadaşımın kırsaldaki çiftlik evini ziyaret ettim.
- flat (n) — daire
I have a nuclear family. We live in a flat. — Çekirdek bir ailem var. Bir dairede yaşıyoruz.
- eco-house (n) — ekolojik ev
You have moved to the eco-house, haven't you? — Ekolojik eve taşındın, değil mi?
- hut (n) — kulübe, baraka
A hut is a small, simple house. — Kulübe, küçük ve basit bir evdir.
- detached (adj) — müstakil (ev)
We live in a detached house with a big garden. — Büyük bahçeli müstakil bir evde yaşıyoruz.
- cabin (n) — kulübe (ahşap)
They spent the weekend in a wooden cabin in the mountains. — Hafta sonunu dağlardaki ahşap bir kulübede geçirdiler.
- igloo (n) — kartopu ev, eskimo evi
An igloo is a house made of blocks of snow. — İglo, kar bloklarından yapılmış bir evdir.
- coach house (n) — eski araba garajından bozma ev
The old coach house is now a cosy guest room. — Eski araba garajı şimdi rahat bir konuk odası.
- mobile home (n) — karavan ev
A mobile home can move from place to place. — Karavan ev bir yerden bir yere taşınabilir.
- housing (n) — konut, barınma
Housing is expensive in big cities. — Büyük şehirlerde konut pahalıdır.
- attic (n) — çatı katı
My room is in the attic, right under the roof. — Odam çatı katında, çatının hemen altında.
- open-plan (adj) — bölmesiz, açık plan
We have an open-plan kitchen and living room. — Bölmesiz bir mutfak ve oturma odamız var.
- central heating (n) — merkezi ısıtma
Our house has central heating for the whole winter. — Evimizde tüm kış için merkezi ısıtma var.
- air-conditioned (adj) — klimalı
Our bedroom is air-conditioned in summer. — Yatak odamız yazın klimalı.
- industrial (adj) — endüstriyel, sanayi ile ilgili
The old industrial building became a modern flat. — Eski sanayi binası modern bir daireye dönüştü.
- workplace (n) — iş yeri
My dad's workplace is close to our house. — Babamın iş yeri evimize yakın.
- household chores (n) — ev işleri
We share the household chores every weekend. — Her hafta sonu ev işlerini paylaşıyoruz.
- storeroom (n) — depo, kiler
We keep old toys in the storeroom. — Eski oyuncakları depoda tutuyoruz.
- broad (adj) — geniş
Our new house has broad, sunny windows. — Yeni evimizin geniş, güneşli pencereleri var.
- characteristic (n) — özellik, karakteristik
A garden is a characteristic feature of our house. — Bahçe, evimizin karakteristik bir özelliğidir.
- conflict (n) — çatışma, anlaşmazlık
We sometimes have a small conflict about chores. — Ev işleri konusunda bazen küçük bir anlaşmazlık yaşarız.
- disagreement (n) — anlaşmazlık, fikir ayrılığı
We had a disagreement about the weekend plan. — Hafta sonu planı hakkında bir anlaşmazlık yaşadık.
- misunderstanding (n) — yanlış anlaşılma
It was just a misunderstanding between us. — Bu aramızda sadece bir yanlış anlaşılmaydı.
- division (n) — bölünme, ayrılık
There was a division in the family about moving house. — Ailede taşınma konusunda bir görüş ayrılığı vardı.
- blame (v) — suçlamak
Don't blame me for something I didn't do. — Yapmadığım bir şey için beni suçlama.
- accuse (v) — suçlamak, itham etmek
He always accuses his brother when something breaks. — Bir şey kırıldığında hep kardeşini suçlar.
- deny (v) — inkâr etmek
My friend is defensive; he always denies his mistakes. — Arkadaşım savunmacı; hatalarını hep inkâr eder.
- confuse (v) — kafasını karıştırmak
People sometimes confuse us because we are twins. — İkiz olduğumuz için insanlar bazen bizi birbirine karıştırır.
- regret (v) — pişman olmak
I regret not studying hard enough before the exam. — Sınavdan önce yeterince çalışmadığım için pişmanım.
- make life difficult (v) — hayatı zorlaştırmak
Losing his keys made his life more difficult than ever. — Anahtarlarını kaybetmek hayatını her zamankinden daha zor hâle getirdi.
- bond (n) — bağ, ilişki
We have a strong bond with our grandparents. — Büyükanne ve büyükbabamızla güçlü bir bağımız var.
- unite (v) — birleşmek, bir araya gelmek
We unite and hug each other after a long day. — Uzun bir günün ardından bir araya gelip sarılırız.
- embrace (v) — kucaklamak, benimsemek
We embrace new family traditions every year. — Her yıl yeni aile geleneklerini benimseriz.
- hug (v) — sarılmak
We unite and hug each other after a long and tiring day. — Uzun ve yorucu bir günün ardından bir araya gelip sarılırız.
- forgive (v) — affetmek
It's important to forgive each other after an argument. — Bir tartışmadan sonra birbirini affetmek önemlidir.
- socialise (v) — sosyalleşmek, kaynaşmak
The new student has been socialising with classmates since September. — Yeni öğrenci eylülden beri sınıf arkadaşlarıyla kaynaşıyor.
- approval (n) — onay
I need my parents' approval before I go on the trip. — Geziye gitmeden önce ebeveynlerimin onayına ihtiyacım var.
- approve (v) — onaylamak
My mum approves of my new study plan. — Annem yeni çalışma planımı onaylıyor.
- patience (n) — sabır
You need a lot of patience with a little brother. — Küçük bir kardeşle çok sabra ihtiyacın var.
- get on well (v) — iyi geçinmek
My sister and I get on well with each other. — Kız kardeşimle iyi geçiniriz.
- upset (adj) — üzgün
You feel upset when you get lower marks than usual. — Her zamankinden düşük not aldığında üzülürsün.
- proud (adj) — gururlu
I hope you feel proud of your achievements. — Başarılarınla gurur duymanı umuyorum.
- sensitive (adj) — hassas, duygusal
I'm more sensitive than usual today. — Bugün her zamankinden daha hassasım.
- sincere (adj) — samimi, içten
Henry talks about the problem with his sister sincerely. — Henry sorunu kız kardeşiyle samimi bir şekilde konuşur.
- passionate (adj) — tutkulu
She is passionate about painting and draws every day. — Resim yapmaya tutkulu ve her gün resim çizer.
- desperate (adj) — çaresiz
He felt desperate when he lost his house keys. — Ev anahtarlarını kaybettiğinde çaresiz hissetti.
- hopeless (adj) — umutsuz
Jane is so hopeless that she never tries again. — Jane o kadar umutsuz ki bir daha denemiyor.
- pessimistic (adj) — kötümser
Don't be so pessimistic about the exam results. — Sınav sonuçları konusunda bu kadar kötümser olma.
- relief (n) — rahatlama, ferahlama
It was such a relief when we found the lost dog. — Kayıp köpeği bulduğumuzda büyük bir rahatlama yaşadık.
- emotional (adj) — duygusal
I feel so emotional today; I miss my grandma. — Bugün çok duygusalım; büyükannemi özlüyorum.
- obstacle (n) — engel
Mia says she has overcome some obstacles this year. — Mia bu yıl bazı engelleri aştığını söylüyor.
- struggle (v) — mücadele etmek, uğraşmak
He has been struggling to find cheap housing since last year. — Geçen yıldan beri ucuz bir konut bulmak için uğraşıyor.
- overcome (v) — üstesinden gelmek
We can't overcome this problem by ourselves. — Bu sorunun üstesinden kendi başımıza gelemeyiz.
- attempt (n) — girişim, çaba
Her first attempt to fix the roof didn't work. — Çatıyı tamir etme yönündeki ilk girişimi işe yaramadı.
- failure (n) — başarısızlık
Failure is a normal part of learning something new. — Başarısızlık yeni bir şey öğrenmenin normal bir parçasıdır.
- collapse (v) — çökmek
The old wooden shed finally collapsed in the storm. — Eski ahşap kulübe fırtınada sonunda çöktü.
- defeat (v) — yenmek, mağlup etmek
Nothing can defeat a family that works together. — Birlikte çalışan bir aileyi hiçbir şey yenemez.
- defend (v) — savunmak
She always defends her little brother at school. — Okulda her zaman küçük kardeşini savunur.
- assess (v) — değerlendirmek
We assess the problem together before deciding. — Karar vermeden önce sorunu birlikte değerlendiririz.
- maintain (v) — sürdürmek, korumak
It takes effort to maintain a happy family life. — Mutlu bir aile hayatını sürdürmek çaba gerektirir.
- charming (adj) — hoş, cazip
It's cheaper but more charming and sophisticated. — Daha ucuz ama daha hoş ve zarif.
- sophisticated (adj) — zarif, gelişmiş
This eco-house is small but sophisticated. — Bu ekolojik ev küçük ama zarif.
- contemporary (adj) — çağdaş, modern
We prefer a contemporary style for our new flat. — Yeni dairemiz için çağdaş bir tarzı tercih ediyoruz.
- classic (adj) — klasik
My grandparents' house has a classic, cosy style. — Büyükannemlerin evi klasik ve rahat bir tarza sahip.
- identical (adj) — tıpatıp aynı
Our two rooms look almost identical. — İki odamız neredeyse tıpatıp aynı görünüyor.
- objective (adj) — nesnel, tarafsız
Try to be objective when you compare the two houses. — İki evi karşılaştırırken tarafsız olmaya çalış.
- subjective (adj) — öznel
My friend is more subjective than me about our old house. — Arkadaşım eski evimiz hakkında benden daha öznel.
- plain (adj) — sade, düz
I like a plain room without too much furniture. — Fazla eşyası olmayan sade bir odayı severim.
- engaging (adj) — ilgi çekici, sürükleyici
The story about our family history was very engaging. — Aile tarihimizle ilgili hikâye çok ilgi çekiciydi.
- fulfilling (adj) — tatmin edici, doyum verici
Helping my family feels fulfilling. — Aileme yardım etmek tatmin edici hissettiriyor.
- solution (n) — çözüm
Mia offers to start a study club as a solution. — Mia çözüm olarak bir çalışma kulübü kurmayı öneriyor.
- decision (n) — karar
We made a family decision to move to a bigger house. — Daha büyük bir eve taşınmak için bir aile kararı aldık.
- balance (n) — denge
It's important to keep a balance between study and family time. — Ders çalışma ile aile zamanı arasında denge kurmak önemlidir.
- effort (n) — çaba, gayret
It takes effort to solve family problems together. — Aile sorunlarını birlikte çözmek çaba gerektirir.
- origin (n) — köken, kaynak
We are learning about the origin of our family name. — Aile adımızın kökenini öğreniyoruz.
- necessity (n) — gereklilik, zorunluluk
A calm conversation is a necessity in every family. — Sakin bir konuşma her ailede bir zorunluluktur.
- welfare (n) — refah, iyi olma hâli
Parents always think about the welfare of their children. — Ebeveynler her zaman çocuklarının refahını düşünür.
- achievement (n) — başarı
Passing the exam was a great achievement for her. — Sınavı geçmek onun için büyük bir başarıydı.
- standard of living (n) — yaşam standardı
Moving to the city improved our standard of living. — Şehre taşınmak yaşam standardımızı yükseltti.
- tension (n) — gerginlik
There was some tension at home before the exam results. — Sınav sonuçlarından önce evde biraz gerginlik vardı.
- barely (adv) — zar zor, neredeyse hiç
I barely remember our old house; I was very young. — Eski evimizi zar zor hatırlıyorum; çok küçüktüm.
- hopelessly (adv) — umutsuzca
He looked hopelessly at the broken window. — Kırık pencereye umutsuzca baktı.
- severely (adv) — ciddi şekilde, ağır biçimde
The old roof was severely damaged by the storm. — Eski çatı fırtınadan ciddi şekilde hasar gördü.
- regularly (adv) — düzenli olarak
Mia promises to study regularly from now on. — Mia bundan sonra düzenli olarak çalışacağına söz veriyor.
- increasingly (adv) — giderek daha fazla
Family time has become increasingly important to us. — Aile zamanı bizim için giderek daha önemli hâle geldi.
- time flies (exp) — zaman çabuk geçiyor
Don't worry, time flies and things get better. — Merak etme, zaman çabuk geçer ve işler düzelir.
- home sweet home (exp) — ev tatlı ev
After the long trip, we said, 'Home sweet home!' — Uzun yolculuktan sonra 'Ev tatlı ev!' dedik.
- promise (v) — söz vermek
Mia promises to study regularly and help at home. — Mia düzenli çalışmaya ve evde yardım etmeye söz veriyor.
- possess (v) — sahip olmak
Every family possesses its own special traditions. — Her ailenin kendine özgü gelenekleri vardır.
- trace (v) — izini sürmek, kökenini bulmak
We are trying to trace our family history. — Aile tarihimizin izini sürmeye çalışıyoruz.