6. Sınıf İngilizce (ÇYD) ders kitabından çıkarılan bu ünitedeki 123 kelime, örnek cümleleriyle birlikte.
- nuclear family (n) — çekirdek aile
I have a nuclear family: my mum, my dad and me. — Çekirdek bir ailem var: annem, babam ve ben.
- extended family (n) — geniş aile
I have an extended family, and I live in a farmhouse with my grandparents. — Geniş bir ailem var ve büyükanne ve büyükbabamla bir çiftlik evinde yaşıyorum.
- immediate family (n) — çekirdek/en yakın aile
My immediate family includes my parents and my brother. — En yakın ailem annem, babam ve kardeşimden oluşuyor.
- foster family (n) — koruyucu aile
A foster family takes care of a child who isn't their own. — Koruyucu aile, kendi çocuğu olmayan bir çocuğa bakar.
- ancestor (n) — ata, soy
I have an ancestor, and I want to know more about him. — Bir atam var ve onun hakkında daha çok şey öğrenmek istiyorum.
- acquaintance (n) — tanıdık (yakın olmayan)
She is just an acquaintance, not a close friend. — O sadece bir tanıdık, yakın bir arkadaş değil.
- mate (n) — arkadaş, dost
My mate helps me with my homework. — Arkadaşım ödevimde bana yardım ediyor.
- identical twin (n) — tek yumurta ikizi
My identical twin looks exactly like me. — Tek yumurta ikizim tıpatıp bana benziyor.
- adopt (v) — evlat edinmek, benimsemek
I've decided to adopt a new habit of studying regularly. — Düzenli çalışma alışkanlığını benimsemeye karar verdim.
- inherit (v) — miras almak, aktarılmak
I inherit my love of music from my grandfather. — Müzik sevgimi büyükbabamdan miras alırım.
- farmhouse (n) — çiftlik evi
I've just visited my friend's farmhouse in the countryside. — Az önce arkadaşımın kırsaldaki çiftlik evini ziyaret ettim.
- flat (n) — daire
I have a nuclear family. We live in a flat. — Çekirdek bir ailem var. Bir dairede yaşıyoruz.
- eco-house (n) — ekolojik ev
You have moved to the eco-house, haven't you? — Ekolojik eve taşındın, değil mi?
- hut (n) — kulübe, baraka
A hut is a small, simple house. — Kulübe, küçük ve basit bir evdir.
- detached (adj) — müstakil (ev)
We live in a detached house with a big garden. — Büyük bahçeli müstakil bir evde yaşıyoruz.
- cabin (n) — kulübe (ahşap)
They spent the weekend in a wooden cabin in the mountains. — Hafta sonunu dağlardaki ahşap bir kulübede geçirdiler.
- igloo (n) — kartopu ev, eskimo evi
An igloo is a house made of blocks of snow. — İglo, kar bloklarından yapılmış bir evdir.
- downtown (n) — şehir merkezi
A mobile house can't find a suitable place near downtown. — Gezici bir ev, şehir merkezine yakın uygun bir yer bulamıyor.
- mobile home (n) — karavan ev
A mobile home can move from place to place. — Karavan ev bir yerden bir yere taşınabilir.
- housing (n) — konut, barınma
Housing is expensive in big cities. — Büyük şehirlerde konut pahalıdır.
- attic (n) — çatı katı
My room is in the attic, right under the roof. — Odam çatı katında, çatının hemen altında.
- crowded (adj) — kalabalık
An extended family lives in a small and crowded flat. — Geniş bir aile, küçük ve kalabalık bir dairede yaşıyor.
- central heating system (n) — merkezi ısıtma sistemi
Match the halves: a central heating system. — Eşleştirin: bir merkezi ısıtma sistemi.
- air-conditioning (adj) — klima
There are air-conditioning units in hotel rooms. — Otel odalarında klima üniteleri var.
- industrial (adj) — endüstriyel, sanayi ile ilgili
The old industrial building became a modern flat. — Eski sanayi binası modern bir daireye dönüştü.
- pollution (n) — kirlilik
The farmhouse is too close to the industrial area, so there are noise and pollution problems. — Çiftlik evi sanayi bölgesine çok yakın, bu yüzden gürültü ve kirlilik sorunları var.
- belongings (n) — eşyalar
They decide to ask each other for permission before using one another's belongings. — Birbirlerinin eşyalarını kullanmadan önce izin istemeye karar veriyorlar.
- storeroom (n) — depo odası
Match the halves: a storeroom. — Eşleştirin: bir depo odası.
- broad (adj) — geniş
Our new house has broad, sunny windows. — Yeni evimizin geniş, güneşli pencereleri var.
- characteristic (n) — özellik, karakteristik
A garden is a characteristic feature of our house. — Bahçe, evimizin karakteristik bir özelliğidir.
- conflict (n) — çatışma, anlaşmazlık
We sometimes have a small conflict about chores. — Ev işleri konusunda bazen küçük bir anlaşmazlık yaşarız.
- disagreement (n) — anlaşmazlık, fikir ayrılığı
We had a disagreement about the weekend plan. — Hafta sonu planı hakkında bir anlaşmazlık yaşadık.
- misunderstanding (n) — yanlış anlaşılma
It was just a misunderstanding between us. — Bu aramızda sadece bir yanlış anlaşılmaydı.
- division (n) — bölünme, ayrılık
There was a division in the family about moving house. — Ailede taşınma konusunda bir görüş ayrılığı vardı.
- blame (v) — suçlamak
Don't blame me for something I didn't do. — Yapmadığım bir şey için beni suçlama.
- accuse (v) — suçlamak, itham etmek
He always accuses his brother when something breaks. — Bir şey kırıldığında hep kardeşini suçlar.
- deny (v) — inkâr etmek
My friend is defensive; he always denies his mistakes. — Arkadaşım savunmacı; hatalarını hep inkâr eder.
- confuse (v) — kafasını karıştırmak
People sometimes confuse us because we are twins. — İkiz olduğumuz için insanlar bazen bizi birbirine karıştırır.
- regret (v) — pişman olmak
I regret not studying hard enough before the exam. — Sınavdan önce yeterince çalışmadığım için pişmanım.
- make life difficult (v) — hayatı zorlaştırmak
Losing his keys made his life more difficult than ever. — Anahtarlarını kaybetmek hayatını her zamankinden daha zor hâle getirdi.
- bond (n) — bağ, ilişki
We have a strong bond with our grandparents. — Büyükanne ve büyükbabamızla güçlü bir bağımız var.
- unite (v) — birleşmek, bir araya gelmek
We unite and hug each other after a long day. — Uzun bir günün ardından bir araya gelip sarılırız.
- embrace (v) — kucaklamak, benimsemek
We embrace new family traditions every year. — Her yıl yeni aile geleneklerini benimseriz.
- hug (v) — sarılmak
We unite and hug each other after a long and tiring day. — Uzun ve yorucu bir günün ardından bir araya gelip sarılırız.
- forgive (v) — affetmek
It's important to forgive each other after an argument. — Bir tartışmadan sonra birbirini affetmek önemlidir.
- socialise (v) — sosyalleşmek, kaynaşmak
The new student has been socialising with classmates since September. — Yeni öğrenci eylülden beri sınıf arkadaşlarıyla kaynaşıyor.
- permission (n) — izin
Her family doesn't allow her to go to another city, so she needs their permission. — Ailesi başka bir şehre gitmesine izin vermiyor, bu yüzden onların iznine ihtiyacı var.
- approve (v) — onaylamak
My mum approves of my new study plan. — Annem yeni çalışma planımı onaylıyor.
- patience (n) — sabır
You need a lot of patience with a little brother. — Küçük bir kardeşle çok sabra ihtiyacın var.
- get on well (v) — iyi geçinmek
My sister and I get on well with each other. — Kız kardeşimle iyi geçiniriz.
- upset (adj) — üzgün
You feel upset when you get lower marks than usual. — Her zamankinden düşük not aldığında üzülürsün.
- proud (adj) — gururlu
I hope you feel proud of your achievements. — Başarılarınla gurur duymanı umuyorum.
- sensitive (adj) — hassas, duygusal
I'm more sensitive than usual today. — Bugün her zamankinden daha hassasım.
- sincere (adj) — samimi, içten
Henry talks about the problem with his sister sincerely. — Henry sorunu kız kardeşiyle samimi bir şekilde konuşur.
- sincerely (adv) — içtenlikle
Henry talks about the problem with his sister sincerely. — Henry, sorunu kız kardeşiyle içtenlikle konuşuyor.
- desperate (adj) — çaresiz
He felt desperate when he lost his house keys. — Ev anahtarlarını kaybettiğinde çaresiz hissetti.
- hopeless (adj) — umutsuz
Jane is so hopeless that she never tries again. — Jane o kadar umutsuz ki bir daha denemiyor.
- pessimistic (adj) — kötümser
Don't be so pessimistic about the exam results. — Sınav sonuçları konusunda bu kadar kötümser olma.
- willing (adj) — istekli
They are both willing to solve the problem together. — İkisi de sorunu birlikte çözmeye isteklidir.
- emotional (adj) — duygusal
I feel so emotional today; I miss my grandma. — Bugün çok duygusalım; büyükannemi özlüyorum.
- obstacle (n) — engel
Mia says she has overcome some obstacles this year. — Mia bu yıl bazı engelleri aştığını söylüyor.
- struggle (v) — mücadele etmek, uğraşmak
He has been struggling to find cheap housing since last year. — Geçen yıldan beri ucuz bir konut bulmak için uğraşıyor.
- overcome (v) — üstesinden gelmek
We can't overcome this problem by ourselves. — Bu sorunun üstesinden kendi başımıza gelemeyiz.
- attempt (n) — girişim, çaba
Her first attempt to fix the roof didn't work. — Çatıyı tamir etme yönündeki ilk girişimi işe yaramadı.
- failure (n) — başarısızlık
Failure is a normal part of learning something new. — Başarısızlık yeni bir şey öğrenmenin normal bir parçasıdır.
- collapse (v) — çökmek
The old wooden shed finally collapsed in the storm. — Eski ahşap kulübe fırtınada sonunda çöktü.
- defeat (v) — yenmek, mağlup etmek
Nothing can defeat a family that works together. — Birlikte çalışan bir aileyi hiçbir şey yenemez.
- defend (v) — savunmak
She always defends her little brother at school. — Okulda her zaman küçük kardeşini savunur.
- assess (v) — değerlendirmek
We assess the problem together before deciding. — Karar vermeden önce sorunu birlikte değerlendiririz.
- maintain (v) — sürdürmek, korumak
It takes effort to maintain a happy family life. — Mutlu bir aile hayatını sürdürmek çaba gerektirir.
- charming (adj) — hoş, cazip
It's cheaper but more charming and sophisticated. — Daha ucuz ama daha hoş ve zarif.
- sophisticated (adj) — zarif, gelişmiş
This eco-house is small but sophisticated. — Bu ekolojik ev küçük ama zarif.
- contemporary (adj) — çağdaş, modern
We prefer a contemporary style for our new flat. — Yeni dairemiz için çağdaş bir tarzı tercih ediyoruz.
- classic (adj) — klasik
My grandparents' house has a classic, cosy style. — Büyükannemlerin evi klasik ve rahat bir tarza sahip.
- identical (adj) — tıpatıp aynı
Our two rooms look almost identical. — İki odamız neredeyse tıpatıp aynı görünüyor.
- objective (adj) — nesnel, tarafsız
Try to be objective when you compare the two houses. — İki evi karşılaştırırken tarafsız olmaya çalış.
- subjective (adj) — öznel
My friend is more subjective than me about our old house. — Arkadaşım eski evimiz hakkında benden daha öznel.
- eldest (adj) — en büyük (kardeş)
The eldest sister always accuses her siblings of keeping their room untidy. — En büyük abla, kardeşlerini odalarını dağınık tutmakla suçluyor.
- engaging (adj) — ilgi çekici, sürükleyici
The story about our family history was very engaging. — Aile tarihimizle ilgili hikâye çok ilgi çekiciydi.
- fulfilling (adj) — tatmin edici, doyum verici
Helping my family feels fulfilling. — Aileme yardım etmek tatmin edici hissettiriyor.
- solution (n) — çözüm
Mia offers to start a study club as a solution. — Mia çözüm olarak bir çalışma kulübü kurmayı öneriyor.
- decision (n) — karar
We made a family decision to move to a bigger house. — Daha büyük bir eve taşınmak için bir aile kararı aldık.
- sibling (n) — kardeş
The eldest sister always accuses her siblings of keeping their room untidy. — En büyük abla, kardeşlerini odalarını dağınık tutmakla suçluyor.
- untidy (adj) — dağınık
The eldest sister always accuses her siblings of keeping their room untidy. — En büyük abla, kardeşlerini odalarını dağınık tutmakla suçluyor.
- origin (n) — köken, kaynak
We are learning about the origin of our family name. — Aile adımızın kökenini öğreniyoruz.
- console (v) — teselli etmek
How did Amanda console Sally when she felt desperate? — Amanda, çaresiz hissettiğinde Sally'yi nasıl teselli etti?
- wound (n) — yara
Sally said, “Time heals all wounds!” to comfort herself. — Sally kendini rahatlatmak için “Zaman her yarayı iyileştirir!” dedi.
- achievement (n) — başarı
Passing the exam was a great achievement for her. — Sınavı geçmek onun için büyük bir başarıydı.
- mistake (n) — hata
When Tom fails, his parents often blame him for his mistake. — Tom başarısız olduğunda, ailesi genellikle onu hatası için suçlar.
- feedback (n) — geri bildirim
After each presentation, the teacher and other students give feedback and points. — Her sunumdan sonra öğretmen ve diğer öğrenciler geri bildirim ve puan verir.
- preparations (n) — hazırlıklar
How long have you been doing preparations for the party? — Parti için ne zamandır hazırlık yapıyorsun?
- discipline (n) — disiplin
Good discipline helps a family live together happily. — İyi bir disiplin, bir ailenin mutlu bir şekilde birlikte yaşamasına yardımcı olur.
- conversation (n) — sohbet, konuşma
They had a long conversation about the family problem. — Aile sorunu hakkında uzun bir sohbet ettiler.
- regularly (adv) — düzenli olarak
Mia promises to study regularly from now on. — Mia bundan sonra düzenli olarak çalışacağına söz veriyor.
- allow (v) — izin vermek
Her family doesn't allow her to go to another city for high school. — Ailesi, lise için başka bir şehre gitmesine izin vermiyor.
- time heals all wounds (exp) — zaman her yarayı iyileştirir
Sally said, “Time heals all wounds!” to comfort herself. — Sally kendini rahatlatmak için “Zaman her yarayı iyileştirir!” dedi.
- home sweet home (exp) — ev tatlı ev
After the long trip, we said, 'Home sweet home!' — Uzun yolculuktan sonra 'Ev tatlı ev!' dedik.
- promise (v) — söz vermek
Mia promises to study regularly and help at home. — Mia düzenli çalışmaya ve evde yardım etmeye söz veriyor.
- possess (v) — sahip olmak
Every family possesses its own special traditions. — Her ailenin kendine özgü gelenekleri vardır.
- mission (n) — görev, misyon
Their mission is to find a solution to the family problem together. — Onların görevi, aile sorununa birlikte bir çözüm bulmaktır.
- air-conditioned (adj) — klimalı
Their new flat is air-conditioned, so it stays cool in summer. — Yeni daireleri klimalı, bu yüzden yazın serin kalıyor.
- central heating (n) — merkezi ısıtma
Their cabin doesn't have central heating, so they use a fireplace. — Kulübelerinde merkezi ısıtma yok, bu yüzden şömine kullanıyorlar.
- coach house (n) — eski araba deposu (küçük ek yapı)
They turned an old coach house into a cosy guest room. — Eski bir araba deposunu rahat bir misafir odasına çevirdiler.
- open-plan (adj) — bölmesiz, açık plan
Their new house has an open-plan kitchen and living room. — Yeni evlerinin bölmesiz bir mutfağı ve oturma odası var.
- room-mate (n) — oda arkadaşı
My cousin and her room-mate share a flat near the university. — Kuzenim ve oda arkadaşı üniversitenin yakınında bir daire paylaşıyor.
- semi-detached (adj) — bitişik düzen (yarı bağımsız) ev
They live in a semi-detached house next to their aunt's family. — Halalarının ailesinin yanındaki bitişik düzen bir evde yaşıyorlar.
- tiny house (n) — küçük ev
My uncle built a tiny house in the countryside. — Amcam kırsalda küçük bir ev inşa etti.
- villa (n) — villa
They spent the summer holiday in a villa by the sea. — Yaz tatilini deniz kenarındaki bir villada geçirdiler.
- workplace (n) — iş yeri
My father's workplace is close to our new house. — Babamın iş yeri yeni evimize yakın.
- abandon (v) — terk etmek
It is cruel to abandon a pet when you move house. — Taşınırken bir evcil hayvanı terk etmek zalimcedir.
- acknowledge (v) — kabul etmek, teslim etmek
He acknowledged that he was wrong during the argument. — Tartışma sırasında haksız olduğunu kabul etti.
- approval (n) — onay
She needs her parents' approval before adopting a puppy. — Bir yavru köpek sahiplenmeden önce ailesinin onayına ihtiyacı var.
- attempted (adj) — denenmiş, girişimde bulunulmuş
It was an attempted but unfinished repair of the roof. — Çatının denenmiş ama tamamlanmamış bir onarımıydı.
- barely (adv) — neredeyse hiç, zar zor
The new flat is so small that two beds barely fit. — Yeni daire o kadar küçük ki iki yatak zar zor sığıyor.
- controversy (n) — tartışma, ihtilaf
There was a controversy in the family about who should get the old house. — Ailede eski evi kimin alacağı konusunda bir tartışma çıktı.
- hopelessly (adv) — umutsuzca
He was hopelessly lost trying to find his cousin's new house. — Kuzeninin yeni evini bulmaya çalışırken umutsuzca kayboldu.
- passionate (adj) — tutkulu
My grandmother is passionate about growing flowers in the garden. — Büyükannem bahçede çiçek yetiştirmeye tutkuyla bağlı.
- plain (adj) — sade, basit
Their living room has plain white walls and simple furniture. — Oturma odalarının sade beyaz duvarları ve basit mobilyaları var.
- root (n) — kök (aile kökeni)
Our family roots go back to a small village in Anatolia. — Aile köklerimiz Anadolu'daki küçük bir köye dayanıyor.
- satisfy (v) — tatmin etmek, memnun etmek
The new house design satisfies the whole family's needs. — Yeni ev tasarımı tüm ailenin ihtiyaçlarını karşılıyor.
- spiritual (adj) — manevi, ruhani
Family gatherings have a spiritual meaning for us during Ramadan. — Aile toplantılarının Ramazan sırasında bizim için manevi bir anlamı var.
- split (n) — ayrılma, bölünme
The family had a split over who should look after grandma. — Aile, büyükanneye kimin bakacağı konusunda bir ayrılık yaşadı.
- subjectively (adv) — kişisel olarak, öznel bir şekilde
Everyone judges a happy family life subjectively. — Herkes mutlu bir aile hayatını kişisel olarak değerlendirir.