6. Sınıf İngilizce (ÇYD) ders kitabından çıkarılan bu ünitedeki 138 kelime, örnek cümleleriyle birlikte.
- avalanche (n) — çığ
When it snows heavily in the mountains, avalanches threaten lives. — Dağlarda yoğun kar yağdığında çığlar hayatları tehdit eder.
- blizzard (n) — şiddetli tipi, kar fırtınası
Some common natural disasters are avalanches, blizzards, landslides and typhoons. — Yaygın doğal afetler arasında çığ, şiddetli tipi, heyelan ve tayfun bulunur.
- landslide (n) — heyelan, toprak kayması
Deforestation and too much rain end in floods and landslides. — Ormansızlaşma ve aşırı yağış sel ve heyelanlarla sonuçlanır.
- drought (n) — kuraklık
A lack of rainfall causes droughts in some regions. — Bazı bölgelerde yağış eksikliği kuraklığa neden olur.
- flood (n) — sel
Flooding is one of the most common natural disasters. — Sel, en yaygın doğal afetlerden biridir.
- floodwater (n) — sel suyu
Floodwater left millions of people and animals homeless. — Sel suyu milyonlarca insanı ve hayvanı evsiz bıraktı.
- volcanic eruption (n) — volkan patlaması
The volcanic eruption is the last disaster in our research. — Volkan patlaması araştırmamızdaki son afet.
- erupt (v) — patlamak (volkan)
Any dormant volcano may still erupt at any time. — Uykudaki bir volkan hâlâ her an patlayabilir.
- lava (n) — lav
Some active volcanoes erupt lava and steam onto the Earth's surface. — Bazı aktif volkanlar Dünya yüzeyine lav ve buhar püskürtür.
- famine (n) — kıtlık, açlık
Some people can't find enough food, so famine is increasing. — Bazı insanlar yeterli yiyecek bulamıyor, bu yüzden kıtlık artıyor.
- destruction (n) — yıkım
All of these disasters can cause massive destruction. — Bütün bu afetler büyük yıkıma neden olabilir.
- shocked (adj) — şok olmuş
The people who experienced a natural disaster can feel shocked and upset. — Bir doğal afet yaşayan insanlar şok olmuş ve üzgün hissedebilir.
- catastrophic (adj) — yıkıcı, felaket niteliğinde
Tsunamis often occur after catastrophic earthquakes in the ocean. — Tsunamiler genellikle okyanusta meydana gelen yıkıcı depremlerden sonra oluşur.
- homeless (adj) — evsiz
People and animals become homeless after natural disasters. — İnsanlar ve hayvanlar doğal afetlerden sonra evsiz kalır.
- migrate (v) — göç etmek
People who survive severe natural disasters usually choose to migrate. — Şiddetli doğal afetlerden kurtulan insanlar genellikle göç etmeyi seçer.
- force (v) — zorlamak
People and animals become homeless and are forced to find safer areas to live. — İnsanlar ve hayvanlar evsiz kalır ve yaşamak için daha güvenli alanlar bulmaya zorlanır.
- rescue worker (n) — kurtarma görevlisi
Rescue workers are on high alert during the flood. — Kurtarma görevlileri sel sırasında yüksek uyanıklık hâlinde.
- rescue (v) — kurtarmak
Sudden disasters require rescue workers to act quickly and rescue people. — Ani afetler kurtarma görevlilerinin hızlıca hareket edip insanları kurtarmasını gerektirir.
- rescuer (n) — kurtarıcı
My sister, Alice, who is a rescuer, works for a charity. — Kurtarıcı olan kız kardeşim Alice bir yardım kuruluşunda çalışıyor.
- emergency services (n) — acil servisler
Emergency services are provided by governments after disasters. — Acil servisler afetlerden sonra hükümetler tarafından sağlanır.
- climate change (n) — iklim değişikliği
Climate change is causing serious problems all over the world. — İklim değişikliği tüm dünyada ciddi sorunlara yol açıyor.
- climate crisis (n) — iklim krizi
We can fight against the climate crisis by using sustainable resources. — Sürdürülebilir kaynaklar kullanarak iklim krizine karşı mücadele edebiliriz.
- carbon footprint (n) — karbon ayak izi
My brother cares about his carbon footprint because he is an environmentalist. — Kardeşim çevreci olduğu için karbon ayak izine önem veriyor.
- greenhouse gas (n) — sera gazı
Fossil fuels generate too much carbon dioxide, which is a major greenhouse gas. — Fosil yakıtlar, önemli bir sera gazı olan aşırı karbondioksit üretir.
- carbon dioxide (n) — karbondioksit
Fossil fuels generate too much carbon dioxide. — Fosil yakıtlar aşırı miktarda karbondioksit üretir.
- global warming (n) — küresel ısınma
Deforestation, which is mainly caused by humans, leads to global warming. — Büyük ölçüde insanlar tarafından yol açılan ormansızlaşma küresel ısınmaya neden olur.
- campaign (n) — kampanya
They believe starting a campaign will be useless. — Bir kampanya başlatmanın faydasız olacağına inanıyorlar.
- erosion (n) — erozyon, toprak aşınması
Erosion, which is a natural process, can be accelerated by human activities. — Doğal bir süreç olan erozyon, insan faaliyetleriyle hızlanabilir.
- deforestation (n) — ormansızlaşma
Deforestation is the biggest problem on the Earth, in my opinion. — Bence ormansızlaşma Dünya'nın en büyük sorunu.
- agriculture (n) — tarım
Erosion can be accelerated by human activities like deforestation, agriculture, and construction. — Erozyon, ormansızlaşma, tarım ve inşaat gibi insan faaliyetleriyle hızlanabilir.
- fossil fuel (n) — fosil yakıt
We should reduce using non-renewable fossil fuels. — Yenilenemeyen fosil yakıtların kullanımını azaltmalıyız.
- non-renewable (adj) — yenilenemez
Non-renewable energy sources are harmful to the environment. — Yenilenemez enerji kaynakları çevreye zararlıdır.
- renewable (adj) — yenilenebilir
We should use more renewable energy sources like solar and wind. — Güneş ve rüzgâr gibi daha fazla yenilenebilir enerji kaynağı kullanmalıyız.
- hydroelectric (adj) — hidroelektrik
The dam can generate hydroelectric power for the whole city. — Baraj tüm şehir için hidroelektrik güç üretebilir.
- rechargeable (adj) — şarj edilebilir
We used things like solar energy and rechargeable batteries during our camp. — Kampımız sırasında güneş enerjisi ve şarj edilebilir piller gibi şeyler kullandık.
- overuse (v) — aşırı kullanmak
Overusing natural resources is another important problem. — Doğal kaynakları aşırı kullanmak bir başka önemli sorundur.
- solar energy (n) — güneş enerjisi
We can fight climate change by using solar energy. — İklim değişikliğiyle güneş enerjisi kullanarak mücadele edebiliriz.
- energy-saving (adj) — enerji tasarruflu
Reducing our carbon footprint is possible by using energy-saving devices. — Karbon ayak izimizi enerji tasarruflu cihazlar kullanarak azaltabiliriz.
- generate (v) — üretmek
Fossil fuels generate too much carbon dioxide. — Fosil yakıtlar aşırı miktarda karbondioksit üretir.
- consumption (n) — tüketim
Consuming too much fossil fuel causes carbon emissions. — Aşırı fosil yakıt tüketimi karbon emisyonuna neden olur.
- eco-friendly (adj) — çevre dostu
Electric buses are an eco-friendly way to travel through busy cities. — Elektrikli otobüsler kalabalık şehirlerde seyahat etmenin çevre dostu bir yolu.
- environmentalist (n) — çevreci
All the trees in this wood are planted by Mr Stone, who is a real environmentalist. — Bu ormandaki tüm ağaçlar gerçek bir çevreci olan Bay Stone tarafından dikildi.
- conservation area (n) — koruma alanı
The campsite is near a conservation area. — Kamp alanı bir koruma alanının yakınında.
- green belt (n) — yeşil kuşak
There are some cities that have already created their own green belt. — Zaten kendi yeşil kuşağını oluşturmuş bazı şehirler var.
- recycling (n) — geri dönüşüm
Recycling is one of our responsibilities at school. — Geri dönüşüm okuldaki sorumluluklarımızdan biri.
- protection (n) — koruma
We should research what to do for protection against natural disasters. — Doğal afetlere karşı koruma için ne yapmamız gerektiğini araştırmalıyız.
- nature reserve (n) — doğa koruma alanı
The nature reserve provides protection for stray animals. — Doğa koruma alanı sahipsiz hayvanlar için koruma sağlıyor.
- plant (v) — dikmek, ağaçlandırmak
Planting a tree is just a drop in the ocean. — Bir ağaç dikmek denizde bir damla gibidir.
- go green (v) — çevreci olmak, doğaya duyarlı olmak
We should all go green and start using less plastic. — Hepimiz çevreci olmalı ve daha az plastik kullanmaya başlamalıyız.
- reduce (v) — azaltmak
We should reduce using non-renewable energy sources. — Yenilenemeyen enerji kaynaklarını kullanmayı azaltmalıyız.
- ecosystem (n) — ekosistem
Forests have great importance to the ecosystem. — Ormanların ekosistem için büyük önemi vardır.
- resources (n) — kaynaklar
Overuse of natural resources is another important problem. — Doğal kaynakların aşırı kullanımı bir başka önemli sorundur.
- structure (n) — yapı
Typhoons can even destroy strong structures. — Tayfunlar güçlü yapıları bile yok edebilir.
- species (n) — tür (canlı)
The species that live in the rainforest are in danger due to deforestation. — Yağmur ormanında yaşayan türler ormansızlaşma nedeniyle tehlikede.
- oxygen (n) — oksijen
The rainforest, which is home to many species, provides oxygen for us. — Birçok türe ev sahipliği yapan yağmur ormanı bize oksijen sağlar.
- lung (n) — akciğer
We need forests for oxygen; they are our lungs. — Oksijen için ormanlara ihtiyacımız var; onlar bizim akciğerlerimizdir.
- wildlife (n) — yaban hayatı
We must protect wildlife for future generations. — Gelecek nesiller için yaban hayatını korumalıyız.
- stray animal (n) — sokak hayvanı
We provide protection for stray animals in the reserve. — Koruma alanında sokak hayvanlarına koruma sağlıyoruz.
- rainforest (n) — yağmur ormanı
The rainforest, which is home to many species, provides oxygen for us. — Birçok türe ev sahipliği yapan yağmur ormanı bize oksijen sağlar.
- maintain (v) — sürdürmek, korumak
We all need forests to maintain our lives. — Hayatımızı sürdürmek için hepimizin ormanlara ihtiyacı var.
- refugee (n) — mülteci
Some of the scientists at the university are refugees. — Üniversitedeki bilim insanlarından bazıları mülteci.
- awareness (n) — farkındalık
Our school prepared a climate action plan that will raise the students' awareness. — Okulumuz öğrencilerin farkındalığını artıracak bir iklim eylem planı hazırladı.
- isolated (adj) — tenha, izole
I think you will like the campsite that has the isolated beauty of nature. — Sanırım doğanın tenha güzelliğine sahip kamp alanını seveceksin.
- human right (n) — insan hakkı
Wasting resources can be considered against human rights. — Kaynakları israf etmek insan haklarına aykırı sayılabilir.
- contaminant (n) — kirletici madde
Contaminants pollute water sources after a natural disaster. — Kirletici maddeler doğal afetlerden sonra su kaynaklarını kirletir.
- medical support (n) — tıbbi destek
The team provides a lot of medical support after disasters. — Ekip afetlerden sonra çok fazla tıbbi destek sağlıyor.
- charity (n) — yardım kuruluşu, hayır kurumu
My sister, Alice, who is a rescuer, works for a charity. — Kurtarıcı olan kız kardeşim Alice bir yardım kuruluşunda çalışıyor.
- survival (n) — hayatta kalma
Emergency services have great importance for survival after disasters. — Acil servisler, afetlerden sonra hayatta kalma için büyük öneme sahiptir.
- cooperate (v) — iş birliği yapmak
Rescue teams cooperate to provide protection services. — Kurtarma ekipleri koruma hizmetleri sağlamak için iş birliği yapar.
- panel (n) — panel (toplantı türü)
These panels usually host experts on climate change. — Bu paneller genellikle iklim değişikliği uzmanlarını ağırlar.
- harm (v) — zarar vermek
Wasting resources can harm people's health. — Kaynakları israf etmek insanların sağlığına zarar verebilir.
- harmful (adj) — zararlı
Non-renewable energy sources are harmful to the environment. — Yenilenemez enerji kaynakları çevreye zararlıdır.
- accelerate (v) — hızlandırmak
Erosion, which is a natural process, can be accelerated by human activities. — Doğal bir süreç olan erozyon, insan faaliyetleriyle hızlandırılabilir.
- require (v) — gerektirmek
These sudden disasters require rescue workers to act quickly to save survivors. — Bu ani afetler, kurtarma görevlilerinin hayatta kalanları kurtarmak için hızlı hareket etmesini gerektirir.
- combine (v) — birleştirmek
Combine the following sentences using which, that, who. — Aşağıdaki cümleleri which, that, who kullanarak birleştirin.
- photograph (v) — fotoğraflamak
We saw and photographed the severe harm caused by a forest fire. — Bir orman yangınının neden olduğu ciddi zararı görüp fotoğrafladık.
- store (v) — depolamak
Rainforests, which store carbon, reduce the effects of climate change. — Karbon depolayan yağmur ormanları, iklim değişikliğinin etkilerini azaltır.
- arise (v) — ortaya çıkmak
New problems arise when deforestation continues. — Ormansızlaşma devam ettikçe yeni sorunlar ortaya çıkar.
- collapse (v) — çökmek
Old buildings can collapse during a severe earthquake. — Şiddetli bir deprem sırasında eski binalar çökebilir.
- threaten (v) — tehdit etmek
Avalanches threaten lives when it snows heavily in the mountains. — Dağlarda yoğun kar yağdığında çığlar hayatları tehdit eder.
- cyclonic (adj) — siklonik (kasırga tipi)
Typhoons are powerful cyclonic winds which are a serious threat to both humans and animals. — Tayfunlar, hem insanlar hem de hayvanlar için ciddi bir tehdit oluşturan güçlü siklonik rüzgarlardır.
- apparent (adj) — açık, belli
It is apparent that we need to work together to reduce harm. — Zararı azaltmak için birlikte çalışmamız gerektiği açık.
- deadly (adj) — ölümcül
Tsunamis often occur after some deadly earthquakes in the ocean. — Tsunamiler genellikle okyanustaki bazı ölümcül depremlerden sonra oluşur.
- desperate (adj) — çaresiz
Paul feels desperate about the effects of deforestation. — Paul, ormansızlaşmanın etkileri konusunda çaresiz hissediyor.
- proper (adj) — uygun, düzgün
Some people live in risky shelters without proper protection. — Bazı insanlar uygun korumadan yoksun riskli barınaklarda yaşıyor.
- sudden (adj) — ani
These sudden disasters require rescue workers to act quickly. — Bu ani afetler, kurtarma görevlilerinin hızlı hareket etmesini gerektirir.
- high-risk (adj) — yüksek riskli
People who live in high-risk areas need extra safety plans. — Yüksek riskli bölgelerde yaşayan insanların ekstra güvenlik planlarına ihtiyacı var.
- low-risk (adj) — düşük riskli
People who live in low-risk areas are usually luckier. — Düşük riskli bölgelerde yaşayan insanlar genellikle daha şanslıdır.
- sustainable (adj) — sürdürülebilir
We can fight the climate crisis by using sustainable resources. — Sürdürülebilir kaynaklar kullanarak iklim kriziyle mücadele edebiliriz.
- uninhabitable (adj) — yaşanamaz
Some areas become uninhabitable after a severe drought. — Bazı bölgeler şiddetli bir kuraklıktan sonra yaşanamaz hâle gelir.
- typhoon (n) — tayfun
Common natural disasters include avalanches, blizzards and typhoons. — Yaygın doğal afetler arasında çığ, tipi ve tayfun bulunur.
- tsunami (n) — tsunami
Tsunamis often occur after catastrophic earthquakes in the ocean. — Tsunamiler genellikle okyanusta meydana gelen yıkıcı depremlerden sonra oluşur.
- earthquake (n) — deprem
Tsunamis often occur after catastrophic earthquakes. — Tsunamiler genellikle yıkıcı depremlerden sonra oluşur.
- forest fire (n) — orman yangını
We saw and photographed the severe harm caused by a forest fire. — Bir orman yangınının neden olduğu ciddi zararı gördük ve fotoğrafladık.
- thunderstorm (n) — gök gürültülü fırtına
A thunderstorm is one type of natural disaster. — Gök gürültülü fırtına bir doğal afet türüdür.
- dormant (adj) — uykuda, etkisiz
There are many volcanoes that are considered dormant. — Uykuda kabul edilen birçok volkan vardır.
- survivor (n) — hayatta kalan
Survivors of the flood needed food and shelter. — Selden kurtulanların yiyecek ve barınağa ihtiyacı vardı.
- starvation (n) — açlıktan ölme, kıtlık
Others have suffered from drought and starvation. — Diğerleri kuraklık ve açlıktan mustarip oldu.
- clean-up (n) — temizlik çalışması
Volunteers organised a clean-up after the storm. — Gönüllüler fırtınadan sonra bir temizlik çalışması düzenledi.
- research (v) — araştırmak
Research what to do for protection against natural disasters. — Doğal afetlere karşı koruma için ne yapılacağını araştır.
- alternative fuel (n) — alternatif yakıt
Scientists are researching alternative fuel to reduce pollution. — Bilim insanları kirliliği azaltmak için alternatif yakıt araştırıyor.
- biofuel (n) — biyoyakıt
Some buses now run on biofuel instead of petrol. — Bazı otobüsler artık benzin yerine biyoyakıtla çalışıyor.
- biome (n) — biyom (doğal yaşam alanı)
A rainforest is a biome with thousands of species. — Yağmur ormanı, binlerce türün yaşadığı bir biyomdur.
- carbon (n) — karbon
Trees absorb carbon from the air and release oxygen. — Ağaçlar havadan karbon emer ve oksijen salar.
- climate strike (n) — iklim grevi
Students organised a climate strike to demand cleaner energy. — Öğrenciler daha temiz enerji talep etmek için bir iklim grevi düzenledi.
- cyclone (n) — kasırga
A powerful cyclone destroyed many houses on the coast. — Güçlü bir kasırga sahildeki birçok evi yok etti.
- ecology (n) — ekoloji
We study ecology to understand how living things depend on each other. — Canlıların birbirine nasıl bağlı olduğunu anlamak için ekoloji çalışıyoruz.
- eruption (n) — patlama (volkan)
The volcanic eruption covered the village in ash. — Volkanik patlama köyü külle kapladı.
- landfill (n) — çöp sahası
Plastic waste often ends up in a landfill for years. — Plastik atıklar genellikle yıllarca bir çöp sahasında kalır.
- melt (v) — erimek
The ice in the Arctic is melting faster every year. — Kuzey Kutbu'ndaki buz her yıl daha hızlı eriyor.
- polluter (n) — kirletici (kişi/kurum)
Factories are one of the biggest polluters of rivers. — Fabrikalar nehirlerin en büyük kirleticilerinden biridir.
- volcanic (adj) — volkanik
The soil near the mountain is rich because of volcanic ash. — Dağın yakınındaki toprak volkanik kül sayesinde zengindir.
- dump (v) — (çöp) dökmek, atmak
People shouldn't dump rubbish into rivers and lakes. — İnsanlar nehirlere ve göllere çöp dökmemeli.
- harmless (adj) — zararsız
Most spiders in our garden are actually harmless. — Bahçemizdeki örümceklerin çoğu aslında zararsızdır.
- alarmed (adj) — endişeli, telaşlı
Residents were alarmed when they heard about the coming flood. — Sakinler gelen sel haberini duyunca endişelendi.
- at-risk (adj) — risk altında
At-risk animals need special protection programmes. — Risk altındaki hayvanların özel koruma programlarına ihtiyacı var.
- destructive (adj) — yıkıcı
The earthquake was extremely destructive for the whole region. — Deprem tüm bölge için son derece yıkıcıydı.
- displacement (n) — yerinden edilme
The flood caused the displacement of hundreds of families. — Sel, yüzlerce ailenin yerinden edilmesine neden oldu.
- emigrate (v) — (ülkeden) göç etmek
Some families emigrate because of extreme weather conditions. — Bazı aileler aşırı hava koşulları yüzünden göç ediyor.
- flame (n) — alev
Firefighters worked quickly to stop the flame from spreading. — İtfaiyeciler alevin yayılmasını durdurmak için hızla çalıştı.
- homelessness (n) — evsizlik
The disaster increased homelessness in the coastal towns. — Afet, kıyı kasabalarında evsizliği artırdı.
- immigration (n) — göç (ülkeye)
Climate change is expected to increase immigration in some regions. — İklim değişikliğinin bazı bölgelerde göçü artırması bekleniyor.
- rig (n) — platform (petrol)
An oil rig accident can seriously harm marine life. — Bir petrol platformu kazası deniz canlılarına ciddi zarar verebilir.
- risky (adj) — riskli
Building houses near the coast is risky because of rising sea levels. — Kıyıya yakın ev inşa etmek, yükselen deniz seviyeleri yüzünden risklidir.
- severe (adj) — şiddetli
The region experienced a severe drought last summer. — Bölge geçen yaz şiddetli bir kuraklık yaşadı.
- shelter (n) — sığınak, barınak
Volunteers built a shelter for families after the storm. — Gönüllüler fırtınadan sonra aileler için bir sığınak inşa etti.
- shock (n) — şok
The news of the earthquake was a shock to everyone. — Deprem haberi herkes için bir şoktu.
- slide (n) — toprak kayması
Heavy rain caused a slide that blocked the mountain road. — Şiddetli yağmur dağ yolunu kapatan bir toprak kaymasına neden oldu.
- threat (n) — tehdit
Climate change is a serious threat to wildlife. — İklim değişikliği yaban hayatı için ciddi bir tehdittir.
- tragedy (n) — trajedi, felaket
The flood was a tragedy for the whole village. — Sel, tüm köy için bir trajediydi.
- urgent (adj) — acil
Scientists say urgent action is needed to protect the ocean. — Bilim insanları okyanusu korumak için acil eylem gerektiğini söylüyor.
- dig (v) — kazmak
Rescuers had to dig through the rubble to find survivors. — Kurtarma ekipleri hayatta kalanları bulmak için enkazı kazmak zorunda kaldı.
- absolute (adj) — kesin, mutlak
We need absolute proof before we believe such a big claim. — Bu kadar büyük bir iddiaya inanmadan önce kesin kanıta ihtiyacımız var.
- adequate (adj) — yeterli
The village doesn't have adequate clean water after the drought. — Köyde kuraklıktan sonra yeterli temiz su yok.
- soul (n) — ruh
Protecting nature is important for both body and soul. — Doğayı korumak hem beden hem ruh için önemlidir.
- starve (v) — açlıktan ölmek
Many animals starve when their habitat is destroyed. — Yaşam alanları yok edildiğinde birçok hayvan açlıktan ölür.
- universal (adj) — evrensel
Protecting the environment is a universal responsibility. — Çevreyi korumak evrensel bir sorumluluktur.
- urge (v) — şiddetle tavsiye etmek, çağrıda bulunmak
Scientists urge governments to reduce carbon emissions. — Bilim insanları hükümetleri karbon emisyonlarını azaltmaya çağırıyor.