8. Sınıf İngilizce ders kitabından çıkarılan bu ünitedeki 100 kelime, örnek cümleleriyle birlikte.
- friendship (n) — arkadaşlık, dostluk
I have a great friendship with my dog, Iron. — Köpeğim Iron ile harika bir dostluğum var.
- trust (v) — güvenmek
I trust him, and he trusts me because we always support each other. — Ona güveniyorum ve o da bana güveniyor çünkü her zaman birbirimizi destekliyoruz.
- loyalty (n) — sadakat
Friends should be honest and show loyalty to each other. — Arkadaşlar dürüst olmalı ve birbirlerine sadakat göstermeli.
- mutual (adj) — karşılıklı
True friendship is built on mutual trust. — Gerçek dostluk karşılıklı güven üzerine kuruludur.
- patience (n) — sabır
Good friends have patience with each other. — İyi arkadaşların birbirlerine karşı sabrı vardır.
- promise (v) — söz vermek
I promised him to help with his homework. — Ona ödevinde yardım etmeye söz verdim.
- secret (n) — sır
Friends should be able to share a secret. — Arkadaşlar bir sır paylaşabilmeli.
- share (v) — paylaşmak
You're my best mate. I can share my toys with you. — Sen en iyi arkadaşımsın. Oyuncaklarımı seninle paylaşabilirim.
- support (v) — desteklemek
True friends support and trust each other. — Gerçek arkadaşlar birbirini destekler ve birbirine güvenir.
- unconditional (adj) — koşulsuz
A good friendship is unconditional. — İyi bir dostluk koşulsuzdur.
- buddy (n) — arkadaş, dost
Tony's my buddy. He's a cool boy. — Tony benim dostum. Havalı bir çocuk.
- best friend (n) — en iyi arkadaş
You're my best mate. I can share my toys with you. — Sen en iyi arkadaşımsın. Oyuncaklarımı seninle paylaşabilirim.
- mate (n) — arkadaş
You're my best mate. — Sen en iyi arkadaşımsın.
- count on (v) — güvenmek, dayanmak
I can always count on my best friend. — Her zaman en iyi arkadaşıma güvenebilirim.
- get on well with somebody (v) — biriyle iyi geçinmek
I get on well with somebody who is honest. — Dürüst olan biriyle iyi geçinirim.
- laid-back (adj) — rahat, sakin
My friend is very laid-back and never gets angry. — Arkadaşım çok rahat ve asla sinirlenmez.
- treasure (n) — hazine, değerli şey
A true friend is a treasure. — Gerçek bir arkadaş bir hazinedir.
- priceless (adj) — paha biçilemez
Friendship is priceless. — Dostluk paha biçilemezdir.
- honest (adj) — dürüst
Friends are always honest. — Arkadaşlar her zaman dürüsttür.
- cool (adj) — havalı, harika
Tony's my buddy. He's a cool boy. — Tony benim dostum. Havalı bir çocuk.
- come over (v) — gelmek, uğramak
Would you like to come over this evening? — Bu akşam gelmek ister misin?
- how about (exp) — ne dersin
How about going to the cinema tomorrow evening? — Yarın akşam sinemaya gitmeye ne dersin?
- what about (exp) — peki ya, ne dersin
I see. What about Saturday? — Anlıyorum. Peki ya cumartesi?
- would you like to (exp) — ister misin
Would you like to have a drink and some cake at the café? — Kafede bir içecek ve biraz kek içmek ister misin?
- would you like some (exp) — biraz ister misin
Would you like some food or drink? — Biraz yiyecek ya da içecek ister misin?
- invite (v) — davet etmek
I want to invite you to my movie night party. — Seni film gecesi partime davet etmek istiyorum.
- join (v) — katılmak
I'd love to join you, but I am sorry, I can't. — Sana katılmak isterdim ama üzgünüm, katılamam.
- text someone (v) — birine mesaj atmak
I'll text Robert and call him, too. — Robert'a mesaj atacağım ve onu arayacağım da.
- call (v) — aramak (telefonla)
I'll text Robert and call him, too. — Robert'a mesaj atacağım ve onu arayacağım da.
- meet (v) — buluşmak
Tell him to meet us at seven o'clock in front of the cinema. — Ona sinemanın önünde saat yedide bizimle buluşmasını söyle.
- sure (exp) — tabii, elbette
Sure, it sounds good. I have nothing to do on Saturday. — Tabii, kulağa hoş geliyor. Cumartesi hiçbir işim yok.
- of course (exp) — tabii ki
Of course, I'd like to come. — Tabii ki, gelmek isterim.
- i'd love to (exp) — çok isterim
I'd love to join you, but I am sorry, I can't. — Sana katılmak çok isterdim ama üzgünüm, katılamam.
- i'm sorry, but i can't (exp) — üzgünüm, ama katılamam
I'm sorry, but I can't because my cousin is coming. — Üzgünüm ama katılamam çünkü kuzenim geliyor.
- yeah, why not (exp) — evet, neden olmasın
Yeah, why not. Tell him to meet us at seven. — Evet, neden olmasın. Ona saat yedide buluşmamızı söyle.
- no, thanks, i'm full (exp) — hayır, teşekkürler, toklum
No, thanks. I'm full. I should go home. — Hayır, teşekkürler. Toklum. Eve gitmeliyim.
- i'm afraid i can't (exp) — korkarım katılamam
I'm afraid, I can't. — Korkarım, katılamam.
- it sounds great (exp) — kulağa harika geliyor
You have a concert! It sounds great. — Bir konserin var! Kulağa harika geliyor.
- break my promise (v) — sözümü bozmak
I don't want to break my promise. — Sözümü bozmak istemiyorum.
- keep in touch (v) — irtibatta kalmak
Let's keep in touch after summer holidays. — Yaz tatilinden sonra irtibatta kalalım.
- thrilling (adj) — heyecan verici
Beatrice likes spending time with Vicky because she does thrilling things. — Beatrice, Vicky ile vakit geçirmeyi sever çünkü heyecan verici şeyler yapıyor.
- relaxing (adj) — rahatlatıcı
Spending time with my best friend is very relaxing. — En iyi arkadaşımla vakit geçirmek çok rahatlatıcı.
- serious (adj) — ciddi
She doesn't take things seriously. — O, şeyleri ciddiye almıyor.
- ridiculous (adj) — saçma, gülünç
That idea sounds ridiculous to me. — O fikir bana saçma geliyor.
- unbearable (adj) — dayanılmaz, katlanılmaz
His behaviour was unbearable. — Onun davranışı dayanılmazdı.
- different (adj) — farklı
Vicky and Megan are different from each other. — Vicky ve Megan birbirlerinden farklı.
- thoughtful (adj) — düşünceli
A good friend is always thoughtful. — İyi bir arkadaş her zaman düşüncelidir.
- get angry (v) — sinirlenmek
My friend never gets angry with me. — Arkadaşım bana asla sinirlenmez.
- worried (adj) — endişeli
She sounded worried on the phone. — Telefonda endişeli görünüyordu.
- happy (adj) — mutlu
I'll be happy if you all come. — Hepiniz gelirseniz mutlu olurum.
- go for a walk (v) — yürüyüşe çıkmak
We often go for a walk with our friends in the park. — Arkadaşlarımızla parkta sık sık yürüyüşe çıkarız.
- movie night party (n) — film gecesi partisi
I am giving a movie night party tomorrow. — Yarın bir film gecesi partisi veriyorum.
- guitar performance (n) — gitar performansı
I have a guitar performance tomorrow. — Yarın bir gitar performansım var.
- concert (n) — konser
How about coming to my concert instead? — Bunun yerine konserime gelmeye ne dersin?
- city hall (n) — belediye binası
My concert is at seven o'clock in the city hall. — Konserim saat yedide belediye binasında.
- play computer games (v) — bilgisayar oyunu oynamak
I prefer playing computer games with my friends. — Arkadaşlarımla bilgisayar oyunu oynamayı tercih ederim.
- go to the cinema (v) — sinemaya gitmek
How about going to the cinema tomorrow evening? — Yarın akşam sinemaya gitmeye ne dersin?
- have a drink (v) — içecek içmek
Would you like to have a drink and some cake at the café? — Kafede bir içecek ve biraz kek içmek ister misin?
- visit the neighbours (v) — komşuları ziyaret etmek
Megan likes visiting the neighbours. — Megan komşuları ziyaret etmeyi sever.
- write a dialogue (v) — diyalog yazmak
Write a similar dialogue with your friend and present it to the class. — Arkadaşınla benzer bir diyalog yaz ve sınıfa sun.
- discuss (v) — tartışmak
Discuss the following quotes with your friends. — Aşağıdaki alıntıları arkadaşlarınla tartış.
- prepare guests (v) — misafirleri ağırlamaya hazırlanmak
Let me know if you can come, so I can prepare the guests. — Gelip gelemeyeceğini bildir, misafirleri hazırlayabileyim.
- mail (v) — e-posta göndermek
I'll mail our friends, too. — Arkadaşlarımıza da e-posta göndereceğim.
- present (v) — sunmak
Present your dialogue to the class. — Diyaloğunu sınıfa sun.
- take notes (v) — not almak
Take notes, and then say which activities you like doing. — Not al, sonra hangi etkinlikleri yapmayı sevdiğini söyle.
- choose (v) — seçmek
Friends are the family you choose. — Arkadaşlar seçtiğin ailedir.
- spend time (v) — vakit geçirmek
Beatrice likes spending time with Vicky. — Beatrice, Vicky ile vakit geçirmeyi sever.
- prefer (v) — tercih etmek
I prefer playing computer games with them. — Onlarla bilgisayar oyunu oynamayı tercih ederim.
- love (v) — sevmek
I love and support Robin. So does he. — Robin'i seviyor ve destekliyorum. O da öyle.
- apologize (v) — özür dilemek
Apologizing is important when you make a mistake. — Hata yaptığında özür dilemek önemlidir.
- busy (adj) — meşgul
I am busy because I have a guitar performance tomorrow. — Yarın bir gitar performansım olduğu için meşgulüm.
- awesome (adj) — muhteşem
It sounds awesome. — Kulağa muhteşem geliyor.
- full (adj) — tok
No, thanks. I'm full. — Hayır, teşekkürler. Toklum.
- stuffed (adj) — çok tok, tıka basa
No, thanks. I'm stuffed. — Hayır, teşekkürler. Tıka basa toklum.
- same (adj) — aynı
Are Vicky and Megan the same or different? — Vicky ve Megan aynı mı yoksa farklı mı?
- great (adj) — harika
You have a concert! It sounds great. — Bir konserin var! Kulağa harika geliyor.
- good (adj) — iyi
Sure, it sounds good. — Tabii, kulağa iyi geliyor.
- boring (adj) — sıkıcı
Does Beatrice like doing boring things? — Beatrice sıkıcı şeyler yapmayı sever mi?
- crazy (adj) — çılgın
Beatrice likes spending time with Vicky because she does crazy things. — Beatrice, Vicky ile vakit geçirmeyi sever çünkü çılgın şeyler yapıyor.
- okay (adj) — iyi, tamam
I'm okay, thanks. — İyiyim, teşekkürler.
- how is it going (exp) — nasıl gidiyor
Hello, Nancy! How is it going? — Merhaba, Nancy! Nasıl gidiyor?
- i see (exp) — anlıyorum
I see. What about Saturday? — Anlıyorum. Peki ya cumartesi?
- see you (exp) — görüşürüz
Okay. See you. — Tamam. Görüşürüz.
- take care (exp) — kendine iyi bak
I'll be happy if you all come. Take care. — Hepiniz gelirseniz mutlu olurum. Kendine iyi bak.
- bye for now (exp) — şimdilik hoşça kal
We'll be there before seven. Bye for now. — Yediden önce orada olacağız. Şimdilik hoşça kal.
- who is my best friend (exp) — en iyi arkadaşım kim
Who is my best friend? Of course, Robin! — En iyi arkadaşım kim? Tabii ki Robin!
- tell me who your friend is (exp) — bana arkadaşının kim olduğunu söyle
Tell me who your friend is, and I will tell you who you are. — Bana arkadaşının kim olduğunu söyle, ben de sana kim olduğunu söyleyeyim.
- nothing to do (exp) — yapacak bir şey yok
I have nothing to do on Saturday. — Cumartesi yapacak bir şeyim yok.
- i have nothing to do (exp) — yapacak hiçbir şeyim yok
I have nothing to do on Saturday. — Cumartesi yapacak hiçbir şeyim yok.
- of course, robin (exp) — tabii ki, Robin
Who is my best friend? Of course, Robin! — En iyi arkadaşım kim? Tabii ki Robin!
- quote (n) — alıntı, söz
Discuss the following quotes with your friends. — Aşağıdaki alıntıları arkadaşlarınla tartış.
- quality (n) — nitelik, özellik
Discuss what qualities friendship should have. — Dostluğun hangi niteliklere sahip olması gerektiğini tartış.
- dialogue (n) — diyalog
Read the dialogue. Then, do the exercises. — Diyaloğu oku. Sonra alıştırmaları yap.
- e-mail (n) — e-posta
Read the e-mails and write True (T) or False (F). — E-postaları oku ve Doğru (D) ya da Yanlış (Y) yaz.
- cousin (n) — kuzen
My cousin is coming, and I promised him to help with his homework. — Kuzenim geliyor ve ona ödevinde yardım etmeye söz verdim.
- café (n) — kafe
Would you like to have a drink and some cake at the café? — Kafede bir içecek ve biraz kek içmek ister misin?
- homework (n) — ev ödevi
I promised him to help with his homework. — Ona ödevinde yardım etmeye söz verdim.
- expression (n) — ifade, kalıp
Use the following expressions in your dialogue. — Diyaloğunda aşağıdaki ifadeleri kullan.
- neighbour (n) — komşu
Megan likes visiting the neighbours. — Megan komşuları ziyaret etmeyi sever.
- museum (n) — müze
Megan likes visiting the museums. — Megan müzeleri ziyaret etmeyi sever.